Dikkat et! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dikkat et! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2016 Cuma

Hani Camiye Gelmeyecektin?




Hani Camiye Gelmeyecektin?

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.

-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.

-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi

-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.

-Ne bileyim olmuyor işte, dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.Gayri ihtiyari gülmeye başladım.

-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?

-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.

Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.

-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?

-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.

Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.

Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.

Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:

-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?

Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

9 Nisan 2016 Cumartesi

Romen Diyojen ve Alpaslan arasında geçen tarihi konuşma


Romen Diyojen ve Alpaslan

Bizans İmparatoru Diyojen (Romanos Diogenes) Türkleri Anadolu’dan atmak için ordusuyla Malazgirt Ovası’na doğru yürüyordu. Parayla asker toplamış, Hıristiyanlığın en büyük lideri sayılan Papa’dan yardım görmüştü. Kibirliydi. Ordusu yürürken uzun uzun baktıktan sonra gülüyor ve etrafındakilere;
“Dünyada benim ordum kadar kuvvetli bir ordu olabilir mi?” diye soruyordu.
Etrafındakiler de gülüşüp cevap veriyorlardı;
“Asla İmparator Hazretleri!...Siz ve ordunuz, Alpaslan’ı dize getireceksiniz.”
“Öyle olacak. Alpaslan’ı atımın kuyruğuna bağlayıp sürükleyeceğim veya bir demir kafes içinde diyar diyar gezdireceğim!”
1071 yılı Ağustos’unun 25’inci (Cuma) günü iki ordu Malazgirt Ovası’nda karşılaştı.
Alpaslan’ın ordusu, düşman ordusunun dörtte biri kadardı. Fakat perva etmiyorlar, düşmanı yenmek ve Anadolu’yu “ebedi yurt” edinmek için savaşacaklarını biliyor, ALLAH’a güveniyorlardı.
Borular öttü, kösler vurdu, kılıçlar çekildi, atlar kişnedi.
Tekbir sesleri Malazgirt Ovası’nı uzun süre çınlattı. Savaş oldu, zafer Müslümanlara güldü. Ve kibirli İmparator Romen Diyojen, Sultan Alpaslan’a esir düştü.
Alpaslan, çadırına aldırdı Romen Diyojen’i… Sordu;
“Beni yakalasaydınız ne yapardınız?”
Romen Diyojen, utana sıkıla cevap verdi;
“Ya atımın kuyruğuna bağlar sürüklerdim veya bir demir kafese kilitleyip diyar diyar gezdirirdim.”
Tekrar sordu:
“Benim, size ne yapacağımı sanıyorsunuz?”
“Ya boynumu hemen vurduracaksınız yahut da benim size yapmayı tasarladığım gibi demir kafese kapatıp şehir şehir dolaştıracak ve zaferinizle övüneceksiniz.”
Sultan Alpaslan, yanındakilere döndü. İmparator’u işaret ederek,
“İşte aramızdaki fark!” dedi.
Sonra tekrar İmparator’a baktı;
“Sizi serbest bırakacağım İmparator…”
Romen Diyojen dondu kaldı. Verecek hiçbir cevap bulamadı. Yutkundu ve olduğu yere çöktü.
“Ne kadar büyük olduğunuzu şimdi anlıyorum.” diyebildi.

(Kaynak: Tarihimizde Yaşanmış Öyküler (syf.9-10-11) / Yavuz Bahadıroğlu)

11 Mart 2016 Cuma

Tutum Yatırım ve Türk Malları Haftası 12 - 18 Aralık



İnsanların parasını, malını eşyalarını, zamanını ve sağlığını gerektirdiği gibi korumak ve kullanmasına tutumlu olmak denir. Tutumluluk hiçbir zaman cimrilik demek değildir.

Tutumlu insan eşyasını, malını düzenli ve temiz kullanır. Zamanını boşuna harcamaz. Kendisine ve çevresine yararlı işlerle geçirir gününü. Böylece kötü alışkanlıklardan da kurtulur. Mutlu ve güvenli olur.

Yalnızca kendimize ait olanı değil, elektriği, suyu, yiyecekleri, okulda kullanılan eşyaları, bize ait olmayan eşyaları kendimizinmiş gibi özenle korumalıyız. Topluma ve arkadaşlarımıza ait olan eşyalara zarar vermemeliyiz.

12 Aralığı kapsayan hafta "Tutum Yatırım ve Türk Malları Haftası" olarak kutlanmaktadır. Cumhuriyet döneminde temelleri atılan kendi kendine yeter bir toplum olmadaki ilk adım bugün de devam etmektedir.

Tutum ve yatırım alışkanlığı küçük yaşlarda kazanılır. Ders araçlarını, giysilerini, harçlığını tutumlu kullanan çocuk bu güzel alışkanlığı büyüyünce de devam ettirir. Küçükken boşa akan su musluğu, gereksiz yanan lambayı kapatan çocuk bu güzel alışkanlığı büyüyünce de devam ettirir. Okul çağlarında zamanı iyi değerlendirme alışkanlığı kazanan insan bu huyundan vazgeçmez. O nedenle çocukları küçük yaşlarda tutumlu olmaya özendirmeliyiz.

Tasarruf yapmak, milli kaynakların işletilmesi, yerli fabrikalar kurulması, paranın dış ülkelere gitmesini önlemek, temel tüketim maddelerini öz kaynaklardan karşılamak, ekonomimizi geliştirmek bu haftanın belli başlı amaçları içindedir.

Okullarımızda 12 - 18 Aralık tarihleri arasında kutlanan bu haftada tutum, yatırım ve Türk malları hakkında bilgi verilir. Şiirler okunur, konuşmalar yapılır, skeçler ve oyunlar oynanır. Yerli mallarımız tanıtılmaya çalışılır.

18 MART "Çanakkale geçilmez" destanı




18 MART ZAFERİ'Nİ NASIL KAZANDIK?
Çanakkale’de dünyanın en güçlü armadasıyla ve en eğitimli ordusuyla savaşan Osmanlı Devleti’nin parası var mıydı? Yoktu… Devlet o kadar fakirdi ki, savaşan askerlerine miğfer dağıtamıyor, bu yüzden binlerce askerimiz, İngiliz uçaklarından atılan çivi bombalarına canlı hedef olup şehâdet şerbetini içiyordu. Peki bari devlet cephelerde savaşan askerin karnını doyurabiliyor muydu?.. Hayır, doyuramıyordu: Anadolu’nun dört yanından gelen gencecik vatan evlâtları kavrulmuş süpürge tohumu kemirerek savaşıyor, subaylarımız haftada bir çıkan sıcak çorbalarını bile, “Onlar güzel yemeklere alışkındır, biz nasıl olsa idare ederiz” diyerek, İngiliz esirlerine ikram ediyordu… Askerlerin silâhları muntazam mıydı? Değildi: Müttefiklerin modern silahlarının yanında “çakaralmaz” denebilecek kadar eski silahlarla savaşıyorlardı…
İsterseniz resmi belgelerden bir döküm vereyim… Müttefiklerin elindeki savaş gemilerinin toplamı 250 bin tondu ve dünyanın en modern, en büyük zırhlılarıydı… Bizim ise elimizdeki gemilerin toplamı sadece 25 bin tondu… Üstelik bunlardan bir kısmı çoktan hurdaya ayrılması gerekecek kadar eskiydi. Düşmanın 18 büyük zırhlısı, 24 denizaltısı, 13 torpido gemisi, 42 bombardıman ve keşif uçağı vardı… 506 topla mevzilerimize günde ortalama 23 bin mermi atıyorlardı. Bizde çoğu eski ve demode olmak üzere sadece 150 top vardı ve bunlarla günde ortalama 370 mermi ancak atılabiliyordu. -Top açığını kapatmak için, Mehmetçikler, köylerden soba boruları toplamış, mevzilere dikmiş, arada bir altında çalı-çırpı yakarak duman çıkarmalarını sağlamışlardı… Dumanı tüten soba borularının, İngiliz zırhlılarından ateşlenmiş top gibi görünmesini ve bu sayede morallerinin biraz olsun bozulmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Düşman ise hem teknik açıdan, hem de silah, mühimmat, gıda ve giyecek açısından mükemmeldi.
Buna rağmen yenilmeleri ne anlama geliyor? Kahramanlık destanlarının, savaş menkıbelerinin, -akıl almaz gizemde olayların İngiliz resmi belgelerine kadar girmiş olması nasıl izah edilmeli? Gerçek şu ki, saldırganların her şeyi vardı, savunanların ise hemen hiçbir şeyi yoktu… Buna rağmen bu işi nasıl başardık? Tarihi gerçekleri inkâr etmek suretiyle tarihe ve tarihi yapan kahramanlara sataşmak, yeni bir moda akım galiba… Önce Fatih Sultan Mehmed’i hedef aldılar: İçki içtiğini filan yazdılar. Ardından gemileri karadan yürüttüğünü inkâr etmeye kalktılar… Neredeyse, “Bizans hiç fethedilmedi, İstanbul sandığınız yer aslında daima Bizans’tır” diyeceklerdi: Ecdadın yürek vuruşuyla buluşamamış olanlardan her şey beklenir. Tabii iddiaların aksi tek tek ispatlandı.
Ama bu sefer de Ulubatlı Hasan’a sarktılar: Öyle birisinin yaşamadığını yazıp çizdiler… Yani yiğitlerden bir yiğit, Bizans’ın böğrüne “Hamd Sancağı’nı dikmemiş miydi? Dikmişti. İşte o Ulubatlı Hasan’dı! Çanakkale Zaferi’ne ilişkin olarak anlatılan kahramanlık destanları “efsane”den ibaretmiş… Ochean, Seyit Onbaşı’nın sırtında taşıdığı 250 kiloluk top mermilerinden biriyle batmamış. Mermi “meçhul” bir yerden gelmiş… Bir televizyon tartışması sırasında, “Seyit besmele ile topu ateşledi” dediğimde muhatabım allak-bullak olmuş, “Bir de hatim indirtseydiniz bari, o kargaşada insanın aklına besmele gelir mi?” diye “bilimsel” bir tepki göstermişti!
Anında şu cevabı verdim: “Sizin gibi besmelesizler dışında, herkesin aklına gelir!” Seyit’in, daha önce hiçbir idman yapmadan, 250 kilodan daha ağır top mermilerini nasıl taşıyıp namluya sürdüğünü “Besmelesiz beslemeler” açıklayabilirle -r mi? “Besmele” çekmek, yani işe Allah’ın adıyla başlamak bu milletin kökü, kültürü, temeli, ruhu, mayasıdır. Düşman donanmasının medar-ı iftiharı Ochean Zırhlısı’nı batıran mermi de, abdestli ağızdan çıkmış “besmele” eşliğinde gönderilen mermidir. Unutmayın: Ne kadar “Besmeleli insan” yetiştirirsek, o kadar “Ochean” batacaktır!
Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit

5 Mart 2016 Cumartesi

“Neme lâzım be Sultânım!” Kanuni Sultan Süleyman a Mükemmel bir cevap




Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayâl eder, günün birinde “Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı?” diye derin derin düşünmeye başlar... Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahyâ Efendi’ye gönderir... “Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir.

Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma içinden çıkılmaz bir hâl alır:

“Neme lâzım be Sultânım!”

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultân, bir mânâ veremez. Yahyâ Efendi gibi bir zâtın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?” Nihayet kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:

“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”

“Sultânım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.”

“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “neme lâzım be Sultânım!” demişsiniz. Sanki “Beni böyle işlere karıştırma” der gibi bir anlam çıkarıyorum.”

“Sultânım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimâd ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir...”

Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdîk eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder. Yahya Efendi'ye ise bu tür tenbihlerini mutlaka söylemesi gerektiğini anlatır.

İlgili mektup, Topkapı Sarayı'nda sergilenmektedir.

( alıntıdır)

28 Şubat 2016 Pazar

Koyun sayısı niçin her zaman köpek sayısından çoktur?



Hz.Mevlana

 seher vakti uykusunu şöyle izah eder: Sabaha karşı seher vakti bereket vaktidir. Sabahın nasıl bir bereket vakti olduğunu, sabahta uyanık olanların nasıl bir berekete nail olduklarını Hz.Mevlana verdiği bir cevapta şöyle ifade eder. Adamın biri sorar: Efendim der, koyun nesli hem kasaplık hem de kurbanlık olarak kesildiği halde bir türlü tükenmez, aksine daha da çoğalıp devam eder. Ama köpek nesli hem de birkaç tane birden yavruladığı ve kasaplık olarak kesilmeyip korunduğu halde bir türlü çoğalmaz. Koyun gibi sürüler haline acaba neden gelemez..? Hz.Mevlana'nın cevabı şöyle olur: Sabaha karşı seher vakti bereket vaktidir. Bu bereket vaktinde koyunlar asla uyumaz, hep uyanık olurlar. Köpekler ise hiç uyanık olmaz hep uykuya dalar, gaflette olurlar. Onun için koyun nesli seherin bereketine nail olur. Köpekler ise bereketsizliğine maruz kalırlar..!
(alıntıdır.)

6 Şubat 2016 Cumartesi

Kardeşlik böyle olur :) Anlayana ne de güzel anlatıyor her şeyi


Köpek ve Pelikan ın dostluğu kardeşliği


Yavru köpeklerin birbirine bağlılıkları, sarılışları


Kedi ve Köpeğin kardeşliği arkadaşlığı





16 Ocak 2016 Cumartesi

Eğlenceli Zeka testi hadi bakalım cevaplarınız ne olacak???



Zeka (!) Testi
Aşağıdaki soruları tam 1 dk. içinde yanıtlamaya çalışın. Bir kağıt kalem alın ve yanıtlarınızı not edin, ve her soruya bir defa bakmaya çalışın oldukça ilginç bir zeka testi... )
*1. Bazı aylar 30, bazıları 31 çeker; kaç ayda 28 gün vardır?
CEVAP:
*2. Doktorunuz size 3 hap verir ve bunları yarımşar saat arayla almanızı tavsiye ederse, ilaçların tamamını bitirmeniz ne kadar sürer?
CEVAP:
*3. Gece saat sekizde yatıyorum ve yatarken guguklu saatimi sabah dokuza kuruyorum kaç saat uyurum?
CEVAP:
*4. 30'u yarıma bölüp 10 eklediniz, kaç etti?
CEVAP:
*5. Bir çiftçinin 17 koyunu vardı. Sürüde salgın hastalık oldu, dokuzu ağır hastalandı, diğerleri öldü. Çiftçinin kaç koyunu var?
CEVAP:
*6. Sadece bir tek kibritiniz var. İçinde bir gaz lambası, bir gaz sobası ve bir de mum bulunan karanlık ve soğuk bir odaya girdiniz. Önce hangisini yakarsınız?
CEVAP:
*7. Adamın biri dikdörtgen biçiminde ve her cephesi güney manzaralı bir ev inşa ediyor. Evi kocaman bir ayı ziyaret ederse bu ayı ne renk olur?
CEVAP:
*8. 3 elma vardı ikisini aldım. Kaç elmam var?
CEVAP:
*9. Musa gemisine her hayvandan kaçar adet aldı?
CEVAP:
10. Hakkari' den hareket eden 43 yolculu bir otobüs kullanıyorsunuz. Şanlıurfa' da 7 yolcu binip, 5 yolcu indi. Diyarbakır' da 8 yolcu indi, 6 yolcu tuvalete gidip geldi ve 4 yeni yolcu bindi. 20 saat sonra Edirne' ye vardığınızda şoförün adı neydi?
CEVAP:



Şimdi Yanıtlar:
1.* Hepsinde, tüm aylarda 28 gün vardır.*
2.* Bir saat.
3.* Guguklu saatler gece gündüz ayrımı yapmadığı için 1 saat.*
4.* 70 eder, yarıma bölmek 2 ile çarpmak demektir.*
5.* 9 canlı koyun.*
6.* Kibriti.*
7.* Ayı beyaz olur. Evin her cephesi güneye baktığına göre bina kuzeykutbundadır.*
8.* 2 elma.*
9.* Sıfır, gemisine hayvan alan Nuh idi.*
10. Şoför sizdiniz.
*
*Değerlendirme:
10 doğru : Einstein seviyesi
9 doğru : Toplumla uyuşamayan psikolojik bozuk vaka
8 doğru : Mühendis
7 doğru : Üniversite öğrencisi
6 doğru : Lise öğrencisi
5 doğru : İlkokul öğrencisi
4 doğru : İlkokul öğretmeni
3 doğru : Lise öğretmeni
2 doğru : Üniversite Profesörü
1 doğru : Vekil

coca cola felaketine hayır

    
      Batı yahut özelde Amerikan hegemonyasının sembolüne dönüşen CocaCola, John Stith Pemberton adlı bir kimyacı tarafından 1886'da üretilir.

Yahudi ve Mason bir kişi olan John Stith Pemberton, morfin ve kokain kullanırdı ve kanserden ölür.

Şurup şeklinde bir “ilaç”(!) olarak geliştirilen CocaCola, 9 yıl süreyle ABD ec­zanelerinde sinir sistemi yatıştırıcısı olarak satılır. Genellikle de siyahîlere reçete edilir.

1895'de “gizemli” bir içeceğe dönüştülürek, içecek halindeki ilk satışlarına da yine Jacob’s Eczanesi’nde başlanır.

Natural News’de yer alan bilgiye göre, 1903 yılına kadar içeriğinde 60 mg kokain vardır. Daha sonra kokain oranı azaltılır. 1929’da ise kokainin çıkarıldığı iddia edilse de, özütün kokain yapraklarından elde edilmesi nedeniyle, halen az miktarda da olsa kokain ihtiva ettiği sanılıyor.

Kola ismi de, kafein ve kokain de içeren kola fındığından gelmektedir. Hem kokain, hem de kafein bağımlılık yapıcı bir madde olup birlikte alındığında bağımlılığı daha da artırır.

Yine ‘cocaine.org’ adlı sitede yer alan bilgilere göre, CocaCola firması her yıl Güney Amerika ülkelerinden 8 ton civarında kokain ithal etmekte.

Araştırmacı Mike Adams, ürünlerinin bağımlılık yapmadığı ve sağlığa hiçbir etkisi olmadığını iddia eden CocaCola’ya, bunca kokaini nerede kullandığını sorduğunu, ancak bir türlü açıklama almayı başaramadığını belirtiyor.

Birçok kişi, CocaCola ile diğer kolalar arasında belirgin bir fark olduğunu ve bunun gizemini koruduğunu belirtip, bunun nedeninin ihtiva ettiği kokain olabileceğini iddia ediyor...

‘CocaCola ya da başka kolalarda kokain var mı yok mu’ kesin olarak bilmiyoruz. Ama ilk başta kokainin kullanıldığı, bu nedenle şüphelerin sürdüğünü belirtelim.

NOEL BELASI COCACOLA'DAN MİRAS

Malum Hıristiyan dünyasından bize de nüfuz eden “Noel belası” da, CocaCola firmasının geliştirdiği bir ikondur. CocaCola renklerinden oluşan yani kırmızı kıyafet ve beyaz sakallı Noel baba karakteri, 1931’de CocaCola’nın grafikeri olan Haddon Sundblom tarafından geliştirilir.

Dünya çapındaki reklamlarda kullanılan bu karakter, bir yandan kapitalizmin sembollerinden biri halini alırken, diğer yandan da kültür emperyalizminin neler başardığının da delilidir.

Hikâyenin başına dönecek olursak, ürünün formülü Asa Griggs Candler’e, bugün açısından sembolik bir bedelle satılır. CocaCola’yı 26 yıl işleten Candler, şirketi 1919’da 25 milyon dolara devreder veya satmak zorunda bırakılır.

Yahudi-Amerikan ifsat kültürünün ana sembolü olan bu kara içeceğin (siz en iyisi ona zehir demekten çekinmeyin) özel bir formülü olduğu iddia edile gelir.

Günümüzde farklı markalarla pazarlanan kola firmalarına özüt sağlayan CocaCola ile diğer kolalar arasındaki temel fark, sadece nitelik ve oranları olabilir mi kimse emin değil.
 (Alıntıdır)

3 Ocak 2016 Pazar

FATİHLER NASIL YETİŞİR ? Öğretmenler kesinlikle okusun



FATİHLER NASIL YETİŞİR ?
Fatih Sultan Mehmet Han çocukken çok yaramaz bir öğrenciydi. Ders esnasında yaptığı şımarıklıklarla Hocası Akşemseddin’i çileden çıkarırdı. Hocası kendisine kızdığı zaman hemen “Ben Padişahın oğluyum bana bir şey yapamazsın” deyip tehdit ediyordu. Padişaha şikâyet etmeyi edepsizlik sayan Akşemseddin, durumu II. Murat’a anlatamıyordu. Ancak gün geldi artık küçük Mehmet’in yaptığı yaramazlıklar çekilmez hale geldi. Bunun üzerine destur dileyip II. Murat’ın huzuruna çıktı. “Padişahım size bir hususu arz edeceğim ancak hayâ ediyorum” deyince II. Murat “Buyur çekinmeden anlatabilirsin” dedi. Bu söz Akşemseddin’i rahatlattı ve başladı olayı anlatmaya. Padişahım oğlunuz, ciğerpareniz Mehmet çok yaramaz, onun yaramazlıkları yüzünden ders işleyemiyorum, kendisine kızdığım zamanda hemen sizinle beni tehdit ediyor deyince II. Murat Akşemseddin’in yanına gelerek kulağına bir şeyler fısıldar. II. Murad’ın kulağına söylediği sözleri duyan Akşemseddin çok şaşırdı. Bu ne plandı, mümkün değildi bu planı uygulamak. Akşemseddin plan konusundaki rahatsızlığını padişaha ilettiyse de Padişah onu dinlemedi ve bu iş olacak dedi. Ertesi gün yine derste Mehmet yaramazlık yapıyordu. Akşemseddin’in uyarısına aynı tehdit cevabını verdiği sırada Padişah ansızın kapıyı açıp içeri girdi. Bu olay karşısında Akşemseddin hiddetlenerek Padişaha bağırdı ve bir tokat atarak, bu şekilde sınıfa giremeyeceğini izin istemesi gerektiğini söyleyerek derhal dışarı çıkmasını istedi. Padişah mahcup bir şekilde boynunu bükerek özür diledi ve dışarı çıktı. Olaylar karşısında Fatih Sultan Mehmet’in nutku tutulmuş ne yapacağını şaşırmıştı. Güvendiği babası tokat yemişti. Fatih Sultan Mehmet allak bullak olmuştu. Az sonra kapı vuruldu ve Padişah mahçup bir şekilde içeri özür dileyerek girdi. Plan muhteşem bir şekilde işlemişti. O günden sonra Fatih Sultan Mehmet asla yaramazlık yapmadı. Çünkü güvendiği dağlara kar yağmıştı. ... Eğitimin ne olduğunu II.Murat kadar olamasa da; en azından kendi çocuğunu yanlış yollara süreklemeyecek kadar idrak etmiş anne ve babalara ihtiyaç var. Unutmayalım, Çocuklar şımarık doğmaz; diplomalı,maaşlı ama eğitimsiz ebeveynler tarafından şımartılır.
( alıntıdır)

5 Aralık 2015 Cumartesi

işte Osmanlı zamanından bir incelik daha



      Osmanlı'da misafir odalarının kıble istikametinde asılı olan levhalarda şu beyit yazardı;
"Ey misâfir kıl namâzın, kıble bu câniptedir,
İşte leğen, işte ibrik, işte peşkir iptedir."
Namazı hatırlatır, kıbleyi işaret eder, abdest almak için lüzumlu eşyayı gösterirdi. Misafir için ayrı ibrik, leğen ve peşkir yani havlu hazır beklerdi.
(alıntıdır)

2 Aralık 2015 Çarşamba

Geçmeyen Baş Ağrısı

 
     Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Çağrılan doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir. Lakin Osman Efendinin baş  ağrısı artarak devam eder. Hatta gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır...Osman Efendi ağrıyı kesene servet vaat eder.
    Osman Efendi İstanbul'a getirilir, Fakat yine sonuç alınamayınca da apar topar yurt dışına götürülür. O devirde İsviçre moda; Zurih'e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, filmler, tahliller, testler tekrarlanır. Yine teşhis konulamaz. Adamın ülkesine götürülüp, son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir.
     Osman Efendi bitkin, aile perişandır. Memleketine getirilir. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Birgün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendinin eski berberi Mehmet Efendi çağrılır. Berber Mehmet bir an; ''Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?'' diyerek burnuna bakar. Sonra, ''Hah işte der. Kıl dönmüş.'' Osman Efendinin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın cımbızla kılı çeker. Ev halkı Osman Efendinin çığlığıyla odaya koşarlar. Berber Mehmet, Osman Efendinin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu 20 santimlik kılla kapı dışarı edilir.
      Osman Efendinin kanayan burnuna pansumanlar yapılır ve yatağa yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması artık geçmiştir. Baş ağrısından ise hiçbir eser kalmamıştır. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet Efendiyi çağırtıp, ona bir servet bağışlar.

Ateş Böceği ve Mükemmel sırları

     Ateşböcekleri genellikle kısa aralıklarla yanıp sönen bir ışık saçar; bu ışığın yanıp sönme ritmi, erkek ile dişinin buluşmasını sağlayan işaret sisteminin bir parçası ve ateşböceklerini öbür ışık saçan böceklerden ayırt eden bir özelliktir. Işık saçmasının hızı, sıklığı ve dişinin erkeğe yanıt vermesinden önce geçen süre özel anlamlar taşır.
     Işık organları karın bölümünün son kısmında bulunur. Saydam bir kütikula tabakası ile örtülüdür. İç kısmı fotojenik hücreler ve otomobil farları gibi ışığı yansıtıcı bir tabakadan müteşekkildir. Işık organında üretilen yağa benzer Lüsiferin maddesi Lüsiferinaz enziminin katalizörlüğünde kademeli olarak oksijenle yakılır. Bu kimyasal olayda ışık meydana gelir. Hava oksijeninin kontrollü tüketimine bağlı olarak ışık zaman zaman yanıp söner. Bu yanıp sönmeler eşlerin birbiriyle haberleşmesini sağlar. Ateş böceğinin ürettiği ışık, yavaş yavaş meydana gelen oksitlenme sonucu kimyasal enerjinin ışığa dönüşmesidir.
 (alıntıdır.)

Bir Gayri Müslim Gözüyle Osmanlı


      Osmanlı memleketlerinde bulunmuş yabancı gözlemciler ve sağduyu sahibi tarihçiler, Osmanlı toplum düzeninden övgüyle söz ederler. 18. yüzyılın sonlarında Osmanlı topraklarında yirmi beş yıl yaşayan d'Ohsson şöyle diyor:
     ''Osmanlılar Kur'an'da ifade edilen doğruluk, ahlak ve namus prensiplerine çok bağlıdırlar. Aralarındaki bütün sosyal münasebet ve düzen, iyi niyet ve şefkate dayanır. Başka ülkelerde olduğu gibi, aralarında yazılı antlaşma yapmaya lüzum görmezler. İyi niyet ve söz, her şeyi halleder. Osmanlılar verdikleri sözün esiridirler. Bu tutumları yalnız dindaşlarına karşı değildir. Hangi dinden olursa olsun yabancılara karşı da böyle hareket ederler. Sözlerini tutma hususunda onlara göre müslim ve gayri müslim olmanın hiçbir farkı yoktur. Gayri meşru olan her kazancı, ahlaksızlık ve dine aykırı görürler. Gayri meşru edinilmiş servetin bu dünyada da öteki dünyada da insanı bedbaht edeceğine samimi şekilde inanırlar.''

1 Aralık 2015 Salı

Tarih bunu bir defa yazdı. Yavuz sultan Selim Han'ın TİH çölünü geçip emanetleri alması

   
       Yıl 1516; Yavuz Sultan Selim Han, Merc-i Dabık zaferi ile Suriye nin kilidini açmış, Osmanlı ordusu Mısır seferinde ve asker TİH Çölüne çıkmak üzeredir. Tih Çölü kelimenin tam manası ile aşılmaz bir engeldir. Yer sarıdır, gök sarı... Güneş tepsi kadar iri, hava toz yüklüdür. Kum dağları devamlı yer değiştirir. Koca çölün vahası seyrektir. Molalar ayrı derttir.Sıcak kum vücudu kuşatır ama kumun az altı akrep, yılan kaynar. Kaypak zemin ağırlıksız yürüyen için bile yorucudur. Kaldı ki yerinden kıpırdamayan toplar, silahlar, çadırlar, kırbalar, barutlar...
      İşte böylesine sıkıntılı anlardan birinde Yavuz Sultan Selim Han ,atından iner, yürümeye başlar. Eh, sultanın yürüdüğü yerde hayvanına binmek kimin haddine? Bu işe mana veremeyen vezirler önceleri susmayı dener, yutkunup dururlar. Ama uzayınca gözleri kararır. ''Yetti gayri!'' deyip Hasan Can'ın yolunu keserler. Hafif asabi bir uslupla; ''Astırırsa astırsın , kestirirse kestirsin'' derler, ''ama itirazımız var!''
-Neye?
_Askeri yürütmesine!
      Yavuz Sultan Selim Han, Hasan Can ı sabırla dinler. Beklenilenin aksine manalı manalı güler. Nediminin kulağına eğilir: ''Peygamber efendimiz önümde yaya olarak yol gösteriyorlar'' der, ''Söyle onlara; eğer yakışır diyorlarsa, binelim atlarımıza.''
      İnanın ilahi yardım ortadadır. Nitekim hiç olmadık şeyler olur. Yağmur bulutları gelir ve gölge yapar, görülmedik yağmurlar yağar. Askerin susuzluğu gider. O güne kadar bu çölü 1 haftada geçen ikinci bir ordu yoktur. Sonunda Mısır feth olunur ve halifelik de OSMANLI SULTANLARIna geçer.

Kış aylarına yönelik sağlıklı beslenme önerileri

        
        Vücudun savunma sistemini güçlendirmek için A ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerden zengin, havuç, brokoli, kabak, lahana, karnabahar, maydonoz gibi sebzelerin yanı sıra kış aylarında bolca bulunan portakal, mandalina, elma, greyfurt gibi meyvelerin tüketimi önemlidir. Hem C vitamini ihtiyacından ötürü hem de su ihtiyacını karşılamak için taze sıkılmış meyve suları tüketilmelidir. E vitamini de bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkilidir. Bu sebeble yeşil yapraklı sebzeler, fındık, ceviz gibi yağlı tohumlar ve kuru baklagiller tüketilmelidir. Balık, beyin fonksiyonlarının gelişimi içi gerekli çoklu doymamış yağ asitleri, kalsiyum, fosfor, selenyum ve iyot mineralleri için iyi bir kaynaktır. Bu nedenle kış aylarında tüketilmelidir. Katı margarinden kaçınılmalı, saf şeker ve şekerli besinler yerine kepekli ekmek, makarna, bulgur gibi tam tahıl ürünler tüketilmelidir. Enerjisi yüksek hamur tatlıları yerine sütlü tatlılar, meyve tatlıları tercih edilmelidir.

9 Kasım 2015 Pazartesi

"ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN" türküsünün acı gerçeği


Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’ dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.
Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır.
(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).
Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısır özü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi “Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…” diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Ve basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…

Zeytin yağlı yiyin, basma, fistan giyin...
Prof. Dr. Kenan Demirkol
(alıntıdır)

20 Ekim 2015 Salı

Nar kabuğunun faydaları




Prof. Dr. Uslu, evde sıkılan narın kabuklarının asla atılmaması gerektiğini de belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Gölgede veya 40-50 dereceyi geçmeyecek ortamlarda kurutarak, ufaladığımız nar kabuklarını serin bir yerde saklayalım.
Daha sonra 100 gram kaynamış suya, 2 gram nar kabuğu atarak, yaklaşık 10 dakika kaynatıp suyunu hemen her gün çay olarak tüketelim. Böylece başta kanser, kalp ve şeker hastalıkları olmak üzere pek çok hastalıktan kendimizi korumuş olacağız.
Hatta çay içmekten üşenirsek, kurutulmuş ve parçalanmış nar kabuklarını, kahve çekme makinelerinde toz haline getirip, bir çay ya da kahve kaşığı tozu salata, peynir gibi gıdalarla direk olarak ta tüketebiliriz.
Özellikle şeker hastaları beta hücrelerini artıracak bu tozu tüketmeye özel çaba göstermelidir. Genelde tüm meyvelerde olduğu gibi narın da en değerli yeri kabuğudur. Bir ilaç gibi içtiğimiz nar suyundan arta kalan kabukları da asla atmayalım ve başta kanser, şeker ve kalp olmak üzere hemen hemen tüm hastalıklardan korunalım.”